Osmanlı’da devletin durumu kötüye gitmeye başlamıştı. Sebeplerini tespit ve analiz etmek için yüzünün kırmızılığı yüzünden kendisine “Koçi” lakabı takılmış bir Arnavut olan Mustafa bey’den (Koç Arnavutçada “kırmızı” demektir) IV. Murat döneminde rapor yazılması istendi. Koçi Bey Risalesi olarak anılan bu raporlar zamanın padişahına ve sonraki padişah İbrahim’e sunuldu. (1)
Koçi bey, çok önemli tespitlerde bulunmuştu. Tespitleri içinde bizim için önemli olan kısmına değineceğim:
Hemen aklımıza, Osman Gazi’nin feyz aldığı bilge Şeyh Edebali geliyor; Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin geliyor.
Kanuni’ye kadar gelen dönemde padişahın feyz aldığı bilgeler, padişahın iradelerini sınırlardı ve padişahların her biri başlı başına bilge kişilikti. Örneğin Fatih Sultan Mehmet, Yunan felsefesini iyi bilen, ayrıca, Latince, İtalyanca, Fransızca, İbranice, Geldanice, Rumca, Slavca dillerini bilen, şiir yazan bir şahsiyetti.
Osman Gazi, Edebali’nin Sultanönü’ndeki (Eskişehir) dergâhına sık sık gider ve misafir olurdu.
Şimdi, Osmanlı padişahları ve dönemlerinin feyz alınan bilgeleri üzerine bir tur yapalım (3):
Osman Gazi döneminde Şeyh Edebali, Dursun Fakih, Hattab bin Ebi Kasım Karahisari, Şeyh Muhlis Baba, Şeyh Aşık Paşa, Şeyh Ulvan Çelebi, Şeyh Hasan Çelebi, Baba İlyas…
Orhan Gazi döneminde Davud-ı Kayserî, ve halefi Alaaddin Esved, Osmanlı Devleti’nin ilk Bursa Kadısı ve Kazaskeri Çandarlı Kara Halil, Hasan-ı Kayseri, Seyyid Ahmed-i Kebir-i Rufai, Karaca Ahmed, Musa Abdal ve çok çok çok önemli bir isim olan Ahi Evran…
Murat Hüdavendigar döneminde Aksaray’lı Cemâlüddin Muhammed bin Muhammed, Azerbaycan Kadısı ünvanlı meşhur Burhanüddin…
Yıldırım Bayezid döneminde Şemseddin Fenari, oğlu Muhammed Şah Fenari, Hafızuddin Muhammed Kürdi (Osmanlı sultanına feyz veren alimin ismine dikkat!: Muhammed Kürdi), Şeyh Kutbuddin İzniki ve Şihabüddin Sivasi, Emir Sultân denen Bayezid’in damadı Şemseddin Muhammed Hüseyni, Hacı Bayram ve Şeyh Abdurrahman-ı Erzincani ve yazdığı mevlidi bugün bile okuduğumuz Süleyman Çelebi…
II. Murad döneminde Molla Fenari ve sonrasında müftü olan Molla Yegan ismiyle meşhur Mevlana Muhammed, Molla Şemseddin Gürani, Seyyid Alaaddin Semerkandi, Hızır Bey ve Alaaddin Tûsî, Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Ak Bıyık, Muhammediyye müellifi Yazıcızade, Envâr’ül-Âşıkîn adlı eserin müellifi Ahmed-i Bican ve Şeyh Muslıhuddin…
Fatih Sultan Mehmet döneminde Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Zeyrek, Hacı Bayram Veli’nin talebesi Akşemseddin, yine Hızır Bey, Hocazade Efendi, Molla Vildan ve Molla Şeyh Vefa…
II. Bayezid döneminde Molla Lütfi Efendi, Sarı Gürz, Muslihuddin bin Sinan Efendi, İdris-i Bitlisi, Molla Cami ve Ubeydullah Ahrar…
Yavuz Sultan Selim döneminde Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, Şeyhülislâm Kemal Paşazade, Müeyyedzade Abdurrahman Efendi ve Kara Muhyiddin Efendi…
Kanunî Sultân Süleyman: Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazade, Çivizade ve çok tartışılan bir isim olsa da Ebüssuud Efendi, Nakşibendi Tarikatının reislerinden Hace Mahmud Bedahşi, Şeyh Bali Efendi, Hace Derviş Mehmet Efendi, Molla Abdüllatif Efendi ve Kadızade Acem Efendi…
Kanuni’den sonra işin rengi biraz değişmeye başladı. Kanuni, yetkileri kendisinde toplamış, padişahlık makamının kudret çemberini genişletmiş, ilmiye sınıfı ikinci plana düşmüştü. Kanuni’den sonra gelen II. Selim döneminde yeniçerinin ilk başkaldırma kıpırtıları başladı. Zaten II.Selim de dirâyette ve ilim irfânda diğer Osmanlı Sultanlarının seviyesine çıkamayan, ordunun başında hiç bir sefere çıkmayan biriydi. Devleti Sokullu Mehmed Paşa’nın yönettiği bu padişah döneminde Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi, Dede Cöngi Efendi, Kınalızade Ali Efendi ve Ebussuud ile şiddetli fikri tartışmalara girmiş İmam Muhammed Birgivi vardır…
Bu dönemde özellikle Ebussuud efendi verdiği fetvalarla çok tartışıldı. Mezhebi farklılığa sert yaklaşımı yanında nakli ilimi akli ilime tercih eden fetvası gelecekte ilmiye sınıfını bir “dekadans”a sokacaktı.
Yine de Osmanlı ve ilmiyenin mirası büyüktü ve III. Murat döneminde Şeyhülislam Hamid Efendi, Ma’lûl-zade Mehmed Efendi, Müeyyedzade Abdülkadir Efendi, Bostanzade Mehmed Efendi ve Bayramzade Hacı Zekeriya Efendi,
III. Mehmet döneminde Hasan Can’ın oğlu Hoca Sa’deddin, Şeyhülislâm Bostanzade Mehmet Efendi, Hocazade Mehmet Efendi, Şeyh Muhyiddin Efendi ile Şeyh Şemseddin Sivâsî,
I. Ahmet döneminde Şeyhülislâm Sun’ullah Efendi, Hocazade Mehmet Efendi, Muallim-i Sultan Mustafa Efendi ve Ahizade Hüseyin Efendi, Şeyh Abdülmecid Sivasi, Cerrah Paşa Şeyhi diye bilinen Şeyh İbrahim Efendi ve çok önemli bir isim olan Aziz Mahmut Hüdayi gibi alimler vardı.
İlmiye sınıfının yıldızı sönmeye başlarken, sarayda da işler karışmaya başlamıştı. I. Mustafa dönemi, Kösem Sultan’ın entrikaları ile dolu, devletin iyice karışmaya başladığı ve padişahın kişilik olarak zayıf olduğu bir dönemdi. Bu dönemde devleti tek başına yürüten Dârüssa’âde Ağası Mustafa Ağa’ya padişahın hal’i için fetva veren Şeyhülislâm Es’ad Efendi,
Kâim-makam Sofi Mehmed Paşa gibi ilmiye mensupları öne çıkıyordu. Bu dönem, Koçibey’in tenkit ettiği hususların iyice su yüzüne çıktığı dönemdir.
Birkaç istisna hariç padişahlar iyi eğitim alan kişilerdi. II. Osman (Genç Osman), Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca bilen alim düzeyinde ilmi olan bir kişiydi. Bu padişahın üzerinde tesiri bulunan Hocası Ömer Efendi ve Müezzinzade Mahmud Efendi devrin önemli alimlerindendir. Maalesef artık kökleşmiş olan yeniçeri oligarşisi kendisi üzerinde düzenleme yapacağını anladığı bu padişahı katletti.
IV. Murat dönemi sıkı düzenlemelere gidilen ve nispeten moral kazanılan bir dönemdi. Bu döneme damgasını vuran alim, Eyüp Sultan türbesinde padişaha eliyle kılıç kuşandıran
Aziz Mahmud Hüdayi idi. Koçibey’in raporunu yazmaya başladığı dönemdi ve yazdığı raporları IV. Murat ile I. İbrahim’e sunmuştu.
I. İbrahim, hayatını hapis olarak kendi dairesinde geçirmiş; dört ağabeyinin idamı ve II. Osman, IV. Murad zamanlarındaki acı olayları da bizzat yaşayan bu padişahın döneminde Şeyhülislâm Zekeriyazâde Yahya Efendi ve Şeyhülislam Abdurrahim Efendi. Alimlerin artık iyice ortalıktan çekilmeye başladığı dönemler başlamıştı.
Diyebiliriz ki, artık bu dönemden sonra birkaç istisna dışında alim-bilgeler dönemi bitti. 17nci yüzyılın ortasıydı…
Osmanlının kuruluş, yükseliş ve ihtişamlı dönemlerinde padişahların feyz aldığı onlarca alimi bir solukta sayabiliyorken, III. Selim’e gelindiğinde padişahın artık iyice öfkelendiği, okuma yazma bilmeyen şeyhülislamların işbaşına geçtiği bir döneme gelinmişti ve bu yüzden III. Selim şeyhülislamlık makamı için sınav sistemi getirmişti. (4)
Padişahlar gene iyi eğitim alıyordu ama artık arkalarında bilgeler yoktu. İlmiye sınıfının kurumlaşmış yapısı yerinde duruyordu ama kurumun içi iyice yozlaşmıştı. İşte Koçibey, bu dönemin marşını Kanuni dönemi olarak kabul eder. Padişahın “kendi bilgilerine ve yeteneğine fazlasıyla itibar ettiği” bu dönem; evet, Kanuni gibi üstün vasıflarla dolu birisi için 46 yıl gibi bir süre işlemişti. Kanuniden sonra geri planda kalan ilmiye sınıfının niteliklerini kaybetmeye başlaması, âlim-bilgelerin kaybolmaya başlamaları, bir kısırdöngü içinde padişahları, devleti ve toplumu da dekadansa (çöküş sürecine) itmişti.
Yani bireysel vasıfların üstün olmasının verdiği özgüven neticesinde sisteme müdahale etme, sonraki dönemde makamı işgal edenlerin bireysel vasıflarını da gösterme imkânını bulamaz hale gelmesine neden oldu.
Bütün Bunları Niye Anlattım?:
Cihana hükmeden bir devletin başına padişah dahi olsanız, gerek aklınıza gerekse gönlünüze hitap edecek bir alim-bilgeye (yada alim-bilgelere) ihtiyacınız vardır.
Burada örneklerini verdiğimiz bilgeler, hem akıllara hem de gönüllere hitap ediyordu. Tabii ki karar mercii padişahtı ama aklına ve gönlüne hitap eden, ilham veren, aynı zamanda birer ahlak rehberi olan şahsiyetlerle sürekli temas eden padişahların döneminde, tarihi yazanlar bizlerdik.
Her bir padişahın birkaç dil bilen, alim düzeyinde ilmi olan kişiler olduğuna değinmiştik. Âlim padişahlar, yola bilgeleri ile çıktılar, sonra onları kaybettiler. Ne çare ki, gönül sultanlarını kaybedince sahip oldukları ilim de kar etmez oldu.
Hâsılı, dünya ilimlerinde derinleştiğiniz ve beraberinde değerlerinize sahip çıkarak manevi derinliği de elinizde tuttuğunuz sürece sizden kuvvetlisi yoktur.
Bir Mahallenin Çay Ocağı.
1994 senesi, yağışsız ama soğuk, havanın erken karardığı soğuk bir İstanbul kışında, akşam vakti çocukluk arkadaşımla beraber semtimizde yürüyorduk. Bir çay ocağına girdik. Burası, bulunduğu mahallenin ve civardaki bazı mahallelerin gençlerinin kurduğu bir yerdi. Kapıdan girdiğimizde bize 17 yaşlarında bir genç gülerek “hoş geldiniz” dedi. Bizi karşılayan genç, tahsilli birisi değildi. Yüzü 3-4 günlük traşsız, giyimi özensizdi ama temizdi. İçeride çay içen başka gençler de vardı. Topluluğun içinde bahsettiğimiz genç görünümünde olanların yanında üniversitede tıp, mühendislik okuyan gençler de yardı. Hepsi aynı mahallelerin çocuklarıydı. Herkes birbiri ile sohbet halindeydi. Pek çoğunu en azından simaen tanıyorduk. Gençlerin hemen hepsinin elinde bir kitap vardı ve sohbetleri belli konuları tartışmaya yönelik, düzeyli ve bilgi kalitesi yüksek sohbetlerdi. Bir sohbete biz de iştirak ettik.
Çay ocağı, mahallenin iki esnafının ve mahalle camisinin imamının teşviki ile kurulmuş, birkaç genç esnafın da maddi desteği ile dönen bir yerdi. Ocak müdavimlerinin bilge kişileri, bahsettiğim imam ve beraberinde geçmişte üst düzey memuriyette bulunmuş ve şimdi torunlarıyla emekliliğini yaşayan bir şahıs, müdavimlerden yaşça büyük birkaç okumuş (ve çalışan) abi ve destekçi esnaflardı. Esnaflar da üniversite tahsili yapmış kişilerdi.
Bu tarz semtlerin gençleri için okumak ve/veya ağırbaşlı, sorumluluk sahibi gençler olmak ile serseri olmak (hatta yol kesen bir serseri olmak) arasındaki sınır çok incedir.
Bu semtin gençleri bilgelerini bulmuştu. Bilgelerde onlara sahip çıkmış, aralarında güçlü bir bağ oluşmuştu. Küçücük bir çay ocağı gençlerin hem ilmi kapasitelerinin artmasına hem de ahlaki yapılarının gittikçe olgunlaşıp güzelleşmesine vesile oluyordu.
Ev Halkı Ve Büyükler.
Aile bireylerinin arasında geçen zaman içinde şekillenen ilişki içindeki tatsızlıklara bir isim bulundu: “Kuşak çatışması.”
Aslında bir konuyu açıklamak için koyduğunuz başlık (Kuşak Çatışması) bir yerde tahrik edici unsur taşır ve ahlaken kabul edilmeyecek konulara adeta bir olağanlık kazandırır. Kuşak Çatışması kavramının karşısına “helallik” kavramını koyduğunuzda, bu kavram kuşak çatışmasını bir anda “sıfır” ile çarpar.
Bir çocuk düşününüz ki, doğuyor, dünyaya çıplak bir vaziyette geliyor. Ağlayan bebek anne-babasının eline veriliyor.
O ağlayan çocuğu, anne babası alıp bir ormana bıraksa, çocuğun yapabilecek hiçbir şeyi yoktur. Ama öyle yapılmıyor; acıkınca karnı doyuruluyor, altını pisletince altı temizleniyor, banyo yaptırılıyor, hastalanınca başında nöbet tutuluyor, uyurken koklanıyor.
Böyle bir emeğin ve sevginin hakkını ödemek mümkün müdür? Sonra bu çocuk büyüyüp ergen hale gelince kendisini yetiştiren ebeveyni ile çatışıyor… Burada anne-babanın yaptığı hatalar var mıdır? Mutlaka vardır. Fakat esas problem, çocuğun ebeveynini küçümsemesindedir. Tahsilli olmasa dahi bir babanın hayat tecrübesi vardır. Burada evin bilgesi “baba”dır. Baba, çocuğun edep dairesinde ilettiği her teklifi mutlaka dinler. Zaten babaların en çok haz aldığı şeylerin başında bir gün ailenin idaresi bayrağını çocuğuna devretmesi gelir. Yetiştirdiği aslan gibi çocuğun gün gelip ailesine sahip çıkmaya başlaması, geçimini sağlaması anne-babaların en mutlu olduğu olaydır.
Mamafih bize “Kuşak Çatışması” diye bir kavram öğrettiler ve biz bunu “büyüklerinizle çatışabilirsiniz” olarak algılıyoruz. Böylece yuvanın içindeki ruh öldürülüyor. Bu yüzden “Kuşak Çatışması” kavramını zihnimizden silip “Kuşak Uzlaşmasını” ve “Bilgeye ve Deneyime Hürmet”i koymamız gerekiyor. Ailemizin bilgesine sahip çıkmamız gerekiyor.
Anne veya babanın ahlaki zafiyetlere sahip olması nedeniyle meydana gelebilecek istisnai durumlara değinmeyeceğim. İstisnaidir çünkü. Genel durumu ele almaktayız burada.
Kuşak uzlaşması ve bilgeye hürmet, her ortamda gereklidir. Okulunuzda hocaya karşı veya işyerinizde emektarlara karşı. Akrabalarınız içindeki büyüklere karşı, muhitinizdeki büyüklere karşı. Böylelikle toplumda bir sevgi ve rahmet dalgası oluşur. Aileler, fertler birbirlerine saygı, sevgi ve merhamet dürtüleri ile yaklaşır. Gençler, toplumun ve ülkenin geleceğinin “emin” fertleridir artık.
Ve koşullar ne olursa olsun, hiçbir gencin aklına, eline silah alıp dağa çıkmak (ve kendi toprağından insanlara kurşun sıkmak) gelmez.
Uzun İnce Bir Yol.
Buraya kadar anlattıklarımıza ve bundan önceki değinmelerimizde şu şekilde kafa karışıklıkları meydana gelmiş olabilir:
1) Amacımız, bizzat kendimizin bilge olmasına çalışmak mı, yoksa bir bilge bulup onunla sürekli diyalog halinde olmak mı?
Cevap: Her ikisi de.
2) Bilge olmaya çalışmaktan kasıt, okulda okuduğumuz bilimde derinleşmek, mesleğimizin gerektirdiği bilimlerde ilerlemek mi yoksa manevi alanlarımızda, değerlerimizde basamakları tırmanmak mı?
Cevap: Her ikisi de.
Bilgelik uzun ince bir yoldur. Bu yolda yoldaşınız gene bilgelerdir.
Bundan sonra çevresine ve topluma bir şeyler anlatmaya çalışan, onları doğru yola çekmek için ömürlerini vermiş insanları ciddiye alınız ve mümkünse kulağınızı kabartınız; bir şey kaybetmezsiniz.
Tarihi mekânlara daha bir hassasiyetle bakınız. Örneğin Üsküdar’daki Aziz Mahmut Hüdayi Camisinin türbesine yâda Bilecik’teki Şeyh Edebali türbesine yolunuz düşerse, bu kişilerin oluşturduğu manevi temeller üzerinde bir cihan devletinin vücut bulduğunu hatırlayınız. Sizin de çevrenizde bilge kişi veya kişiler varsa, onların size hazırladığı manevi temeller üzerinde sağlam bir hayat inşa olacağından emin olunuz.
Evdeki anne babanıza sarılınız, onların ellerini bırakmayınız.
Okulunuzu; lisenizi, üniversitenizi bir yuva gibi görünüz. Hocalarınıza saygıda kusur etmeyiniz.
Vaktinizi bilgelerin yanında geçirmeye çalışınız, bilgelerin tavsiyelerini dinleyiniz.
Bilgelerinizi bulup, onlara sarılınız. Onlar manevi “Yaşam Koçlarınız”dır. Sultan İbrahim ile Dördüncü Murat’ın Koçibey’i dikkate aldığı gibi, siz de onları dikkate alınız.
(1) Bkz: Dr.Yılmaz Kurt; Koçibey Risalesi (Akçağ Basım Yayım Pazarlama A.Ş., Ankara 1998)s.1
(2) Ahmet Efe; Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi (Akçağ Basım Yayım Pazarlama A.Ş., Ankara 1990)s.290
(3) Bu konuda bkz: Osmanlı Araştırmaları Vakfı
(4) Reşat Ekrem Koçu; Kabakçı Mustafa İsyanı (Doğan Kitap, İstanbul 2003)
Sn. Gökhan Yazıcı Gelişim Platformu Stratejik Yönetim ve Finans Topluluğu üyesidir.