Yayınlar RSS | Email | Toplam : 4951 Üye

www.gelisimplatformu.org 

President Kanuni Süleyman

Makale : President Kanuni Süleyman

Puan Verin

 

EMPERYAL

Emperyalizm, farklı kültürleri bir arada tutabilme yeteneğidir. Üniversite gençliğinin nümayişlerinde (gösterilerinde) sık sık duyduğumuz “kahrolsun emperyalizm” sloganının çekirdeğindeki “emperyal” aslında bizim geçmişte sahip olduğumuz kimliğin adıydı.

Osmanlı kimliğindeki siyasal yapımızın çatısı altında farklı kültürleri bir arada tutuyorduk; bunda muhakkak ki askeri güç önemli bir faktördü. Fakat siyasal hakimiyetimizin sürdüğü topraklarda köprüler, camiler, külliyeler, hamamlar yapmak, eliniz altındaki şehirlerin şeklini ve dokusunu muhafaza etmek ve geliştirmek, farklı halkların sosyal yapılarını ve iktisadi düzenlerini garanti altına almak, işte bizim emperyal kimliğimizin içindeki öz kimliğimizdi.

Emperyal yapımızla sergilediğimiz ahlak, iz bıraktı. Öyle ki, bugün aynı hinterlanddaki pek çok yerde evlere Türkiye bayrakları çekiliyor, Türkiye’nin TV kanalları seyrediliyor, insanlar bizi seviyor. Terkettiğimiz topraklarda lanetle anılmayan, hasreti çekilen bir toplumuz.

Yeryüzünde medeniyet ortaya çıkarabilme ve devletleşebilme yeteneğine sahip toplumlar içinde hem “emperyal” olup hem de bu kadar sevilmenin müsebbibi geçmişte rastgele lehimize gelişen olaylar değildir, toplumsal oluşumumuzun içindeki bireysel kimliğimiz, bireysel ve sosyal yapımızın temelindeki manevi yapımız, geçmişteki akıllı stratejilerimiz, dünyaya ve insanlara bakış açımızdır, ortaya koyduğumuz siyasal ahlaktır.

I LOVE YOU!

Örovizyon (Eurovision) şarkı yarışmasını seyrederken puanlama bölümüne gelindiğinde biliriz ki, Azerbaycan Türkiye’ye, Türkiye Azerbaycan’a; Yunanistan Güney Kıbrıs’a, Güney Kıbrıs Yunanistan’a tam puan verecek. Kuzey Avrupalılar birbirlerini tutacak. Hatta belki Türkiye ve Yunanistan dahi komşuluk sempatisiyle birbirlerine yüksek puanlar verecek. Ayrı coğrafyada olsalar bile birbirlerini seven halkların birbirlerine puan ikramlarını hatta ülke jüri temsilcilerinin zaman zaman muhabbet mesajlarını işitiriz.  Sonra bakarsınız ki, Avrupa’nın o büyük devletleri puanlamalarda yalnızları oynuyor; sevenleri yok…

Türkiye’nin iki köklü halkı yıllardır birbirine düşürülmeye çalışılsın, bu toplumlardan birinin ferdi olan bir türkücü kafasından vurulunca bütün Türkiye ayağa kalkıyor, o türkücünün yattığı hastane kapısına koşuluyor.

Belki de en büyük hadise, Türkiye toprakları içinde yaşayan milyonlarca Türk’ün gönlünü fetheden ve maneviyatına yön gösteren büyük İslam alimi Said-i Nursi hazretlerinin diğer zikredildiği isim olan Said-i Kürdi isminde gizli.

Türk musikimizde (evet Türk musikisi) acem kürdi, kürdili hicazkar gibi makamlar vardır, pek çok sevdiğimiz beste bu makamlarla yapılmıştır. Mesela Coşkun Sabah’ın Anılar şarkısını hatırlayınız; makamı “kürdi”dir.

Ya Araplarla olan muhabbetimiz?

“Ve mimmen havleküm minel a'rabi münafikun…” (Tevbe 101) ayeti vardır Kur’an’da;  “Çevrenizdeki Araplardan birtakım münafıklar var…” anlamına gelir; sert ve tenkit edici bir ayettir. Ama biz Arapları öyle severiz ki,  meallerimizde ayeti  “Çevrenizdeki Bedevilerden”  diye çeviririz. Çünkü Araplara münafıklığı yakıştırmayız. Böyle bir tavrın cahil çöl Araplarınca sergilendiğine yönelik anlam vurgusu yaparız.

Araplara yönelik küçültücü deyimleri muhafazakâr yapıdaki hiçbir insanımızdan duyamazsınız.

Arapların Türkiye’yi ne kadar sevdiğini Türkiye kanallarını seyretmelerinden, sanatçılarımıza olan ilgilerinden dahi anlamak mümkündür. Bir de zaman zaman evlerine astıkları bayrağımızdan…

Mehmet Akif’in şiirlerini okuyunuz.

Haydi, Çin’e doğru gidelim;

Çin’in kuzeybatı sınırlarına geldiğimizde, orada Türkiye topraklarının ikibuçuk  büyüklüğünde  Sincan Özerk  Bölgesi var; bayrağı bizim bayrağımızın aynısıdır, sadece rengi mavidir.

Geri dönüp Balkanlara gelelim;

Bize yönelik muhabbet kuvvetli derecededir. Bosna, Kosova bir tarafa –onlar zaten bizzat bizdir-, Yunanistan’da bile “keşke Türkiye ile aramızda sınır olmasa” diyenlerin sayısı az değildir.

Mesela Sırplarla da zaman zaman Boşnaklarla savaşlarından dolayı karşı karşıya geldik. Ama bilir miyiz ki; 1402 Yıldırım Bayezit’in Timur’a yenildiği savaşta Osmanlı Ordusunu tamamen yok olmaktan Stefan Lazareviç isimli bir Sırp komutanın cansiperane manevraları kurtardı.

Güney Amerika’ya Kuzey Afrika’dan göç etmiş muhacirlere bile “Turco” derler.  Arjantin eski başbakanı Carlos Menem’i hatırlayınız; eşi ve oğlu müslümandı.

Kuzey Afrika?

Kuzey Afrika halklarının bize olan sevgileri sır değildir. Son dönemde bu muhabbet açılan okullar ve giden gönüllüler sayesinde Güney Afrika’ya da uzandı. Oralara giden elçilerimize diyorlar ki, biz sizi “beyaz” saymıyoruz; siz bizim gönlümüzde farklı bir renksiniz.

Ruslar?   

Tarihimizde en çok savaştığımız iki ülkeden biri olan Ruslar dahi Türkiye’yi severler. O dönemlerde iki büyük cihan devleti olmanın kaçınılmaz sonucu idi savaş. 90 yıldır yerini dostluk aldı; soğuk savaş döneminde dahi. Bir ara imkanınız olursa Rus kanallarını izleyiniz.

İran’ı anlatmaya gerek var mı?

İran’daki basın toplantısında İran Cumhurbaşkanı sorusunu İngilizce soran gazeteciye “Türkçe konuş anlayalım; Türkiye’den geliyorsun, İngilizce konuşuyorsun” diyerek hem latife yaptı hemde Türkiye halkına müthiş bir jest yaptı ki, esas ilginci cumhurbaşkanının Türkçeyi gayet iyi bilmesiydi.

Afganistan, Pakistan, Hindistan;

Bu üç ülke toplumunun da gönlündeyiz… İstiklal harbimizi verirken Hindistan’daki Müslümanların bizim için ayaklandığını ve bunun İstiklal Harbimizin seyrini nasıl etkileyip, İngilizleri bizimle uzlaşmaya zorladığını, Pakistan ve Afganistan halklarının bizim için nasıl seferber olduğunu bilmeyenimiz yoktur artık. Bu nedenledir ki bugün bile bu ülkelerden gelen devlet başkanları ayrı bir özen ile ağırlanır. Cumhurbaşkanı Sezer’in Afganistan ve Pakistan devlet başkanlarının Türkiye’yi ziyaretlerindeki ellerin havada birleştirildiği üçlü resmi hatırlayınız.

1982 yılında Türkiye’ye göç eden Afganları hatırlar mısınız?  Büyük çoğunluğu Tokat’taydı; şimdi oturup sohbet etseniz, kendisi söylemediği sürece Afgan olduğunu fark edemezsiniz.  Tokat’a dericiliği getirenler onlardır desek yalan olmaz.  

Bu böyle uzar gider; anlatmaya sayfalar yetmez.

Ortaokul kitaplarında üç kıtaya hükmetmiş ve hizmet etmiş bir imparatorluğun haritasını gören bu toprakların insanını zaptedemezsiniz. “Hizmet aşkı” ile alır başını, Tanzanya’ya, Vietnam’a bile gider.

I DO NOT LOVE YOU!

Her yıl 700 milyar doların (Türkiye’nin toplam GSMH’sı kadar) bir parayı askeri harcamalarına ayıran, kültürel anlamda da Hollywood’u ve tüm medyası ile faaliyette bulunan, dünyanın en güzide üniversitelerine sahip ABD’de bile siyasiler “dünya bizi neden sevmiyor?” sorusunun cevabını bulmaya çalışıyor.

Dünya’da koloni imparatorluğu kurmuş olan İngilizler bile kendi topraklarında 4 ayrı bölgeye ayrılmıştır (İngiltere, Kuzey İrlanda, İskoçya, Galler). Siyasal cebri birliktelik dışında, aralarında da öyle üst düzey bir muhabbet yoktur. İskoç halk kahramanı William Wallace’ın canlandırıldığı Braveheart filmini ve İngilizlerin nasıl yerden yere vurulduğunu hatırlayınız.  Daha bunun gibi pek çok film vardır.

“Acaba İskoçyalı bir türkücü kafasından vurulsa İngiliz halkı ayaklanır mı?” diye kafa yorunuz.

Alman agresif siyasetine karşı dünyanın nasıl iki kez savaşa girdiğini hatırlayınız. Çılgınlığın zirvesi neticesinde patlayan atom bombalarını hatırlayınız. İddia ediyorum, hatta eminim ki,  Türkiye’nin hiçbir generali yada devlet başkanı, kolay kolay bir ulusun üzerine atom bombası atılması kararını vermez.

Fransızların 1789 ihtilalinde kendi halkına dahi nasıl bir katliam yaptıklarını Stefan Zweig’ın Fouche (Fransız güvenlik bakanı ) ismli biyografi çalışmasından okumanız dahi kafidir. Fouche dünyanın gelmiş geçmiş en ikiyüzlü siyasetçisidir. Zweig’in eseri muhteşem bir eserdir; bir solukta okursunuz.

Daha Garibaldi’den ve diğerlerinden bahsetmedim; uzatmak istemiyorum.

Kıbrıs çıkarmasında pilotluk yapmış eski bir asker ile 2009 yılında konuşmuştum; çok enteresan bir olay anlattı… Savaşın belki de en talihsiz olayı bizim kendi zırhlımız olan Kocatepe gemisini vurmamızdı. Hala çakı gibi olan emekli pilotumuz bana şöyle demişti: “Kocatepe vurulduğunda gemi mürettebatından yüzlerce asker can yelekleriyle denize atlayıp yüzmeye başlamışlardı. Bu arada tepelerinde de bizim jetlerimiz uçuyordu. Pilotlarımız yüzenlerin bizim askerlerimiz olduğunu bilmiyorlar, düşman askeri zannediyorlardı. Savaş koşulları gereği pilotlarımız düşman sandıkları yüzen askerlere ateş açıp hepsini öldürebilirlerdi ama yazıktır, günahtır diye yapmadılar; böylece yüzen askerler kurtuldu.”

Ahlaki temeliniz sağlam, insancıl vasıflarınız kuvvetli olduğunda hata yapsanız bile büyük bir zaiyata uğramıyorsunuz.

Tarihin gelmiş geçmiş en büyük canilerinden biri olan Cengiz Han –ki, kendisine birisi gelipte ‘ben bir Müslüman öldürdüm’ dediğinde o kişiye on altın verirdi-, Harezm devletini işgal ve talan ettiğinde bir Arap vakanüvisci şöyle yazmıştı: “Yaktılar, yıktılar, öldürdüler, gittiler”.  Biz hiçbir toprağa yakıp yıkmak amacıyla girmedik; savaş dışında keyfi olarak insan öldürmedik; girdiğimiz toprağa sahip çıktık, vatan belledik.   

POLONYALILAR

Osmanlı’da statejileri belirleyen yapılanmanın başında hanedan vardı. Hanedan’ın en tepesinde ise imparator…  İmparatorları tek tek incelediğimizde hemen hepsinin birkaç dil bilen, entelektüel içeriğe sahip, güzel sanatlara vakıf ve yetenekli olduklarını görürüz. Ayrıca bizde benimsenen unvan “imparator” değil, farsça bir kelime olan “padişah”tır. Padişahın anlam derinliğinde bir babacanlık, “ıslah edicilik” te vardır. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, bu padişahların arkalarında da alimler, bilgeler, akıl ve gönül hocaları vardı.

O dönemlerde hiçbir şeyin tesadüfi yapılmadığını görürürüz; mesela padişahların isimleri… Stratejinin batı ve Bizans üzerine yoğunlaştığı dönemlerde padişahın adı Muhammed’dir (yada Türkçe ağız söylenişiyle Mehemmed veya Mehmed). Haçlı yapılanmasını kırmak için stratejik partner olarak Yahudilerin seçildiği  dönemin zirvesinde Süleyman isimli bir padişahımız vardır. Pan-İslamizin canlandığı dönemlerde ise padişahların isimleri Abdülaziz, Abdülmeci, Abdülhamit gibi isimlerdir.  Pan-Türkizm’de karar kılınan son dönemde ise Vahidüddin’in oğlunun adı Ertuğrul’dur .

ABD’nin büyük stratejistlerinden Zbigniew Brzezinski’yi pek çoğumuz biliriz; Polonya kökenlidir.  Yıllarca ABD’nin dış siyasetine akıl hocalığı yaptı. Gelin görün ki Osmanlı’da devlet hizmet etmiş 120 ye yakın Polonya kökenli paşa, hariciyeci, mühendis, doktor vardır.  Bunların içinde Müslümanlığa geçenlerin sayısı azımsanmayacak miktardadır.

Hatta Milli Mücadele döneminde Sivas’ta toplanan kongrede meclisin İstanbul dışında ve bir “Milli Meclis” şeklinde toplanması gerektiğini şiddetle savunan ve bu konuda söz alıp konuşan üç kişi vardı: Mustafa Kemal Paşa, Mümtaz Bey, Ahmed Rüstem bey… Ahmed Rüstem bey asıl adı Alfred Bielinski olan, daha sonrada Müslümanlığa geçen Midilli doğumlu, Polonya kökenli bir hariciyeci idi. Babası Seweryn Bielinski de Nihad Paşa adıyla Osmanlı’ya yıllarca hizmet etmiş bir subaydı.

İstanbul’daki Polonezköy, geçmişte Polonyalıların kurduğu bir yerleşim yeridir.

Bugün Polonyalılar –ki Avrupa ırklarından sadece biridir- bizimle tarihsel hukukları oldukça derindir. İşte böyle bir devlet ve toplumduk biz.

STRATEJİ, POLİTİKA

Strateji geliştirme Osmanlı’nın çok iyi bildiği bir konuydu. Strateji geliştirmeye imkan tanıyacak hiçbir konu boş geçilmezdi; mesela, hanedan üyelerinin evliliklerinde dahi bir stratejik amaç vardı. Yabancı ülkelerden eş seçmeler önemli bir diplomasi aracıydı.  Eş alınan ülke ile barış sağlanıyor, ilişkiler gelişiyor, ticaret artıyor, yabancı kültürlere vakıf oluyordu.  Ayrıca dışarıdan eş alarak hanedan üyeleri ülke içinde herhangi sermaye ve bürokratik kesimlerle akrabalık ilişkilerine girmiyor, böylece yönetim ülke içindeki belli bir oligarşik zümrenin eline geçmiyordu.

Ülke toprakları çok genişti; sancak beylerinin (birkaç eyaleti kapsayan yerel yönetim) hanedan üyelerinden olması tercih edildiğinden ve mümkün olduğu kadar çok hanedan üyesine ihtiyaç olduğundan burada da “harem” müessesesi kullanılıyordu. Yani bu müessese padişahların salt zevk ve sefa amacına hizmet eden bir yer değildi.  Şehzadeler çok iyi eğitim alırlardı. Burada maalesef trajik durum şu idi; ülke içindeki her bir lobi bir şehzadenin safında yer aldığından ve iktidar mücadelesi de bir nevi “lobiler mücadelesi” olduğundan, baba padişah öldüğünde şehzadeler arasında şiddetli iktidar mücadeleleri olabiliyordu. I. Ahmet’e kadar şehzadeler arasında uzlaşı sağlayabilecek bir düzenleme yapılmaması maalesef böyle sonuçlar doğurabildi.

Neticede emperyal devletin bir üst kimliği oluşturulmuştu. Emperyal politikanın yüksek ideali ise oksijenini manevi temelinden alıyordu.

Geçmişte dünya üzerinde bu denli iz bırakan atalarımız, hepimizin atalarıdır. Bugün onlara söven cahillerin bile.

Ülkelerde bireyler toplumu oluşturur; toplum bir devlet inşa eder; o devletin politikaları vardır. Birey güzelse, toplum güzeldir, toplum güzelse devlet güzeldir, devlet güzelse politikalar güzeldir.

Dışişleri Bakanımız Sn. Ahmet Davutoğlu, bilim adamı kimliği ile yazdığı “Stratejik Derinlik” kitabının önsözünde şöyle bir ifade kullanır: “Elinizdeki eser bu bilinç düzlemlerinin en görüneni olan stratejik derinliği ahlaki ve bilimsel sorumluluk dengesi içinde incelemeye çalışmaktadır.”  Bir stratejist düşününüz ki, çalışmalarında ahlaki hassasiyetler güdüyor. Sebebinide şöyle açıklıyor:  “…Ahlaki sorumluluk ile bilimsel sorumluluk alanı arasında anlamlı bir bütünlük kuramayan bir araştırmacı, düşünür yada akademisyenin kendi içinde kişisel tutarlılık sağlayabilmesi de, sosyal ve kültürel bir aidiyet alanı oluşturabilmesi de, evrensel gerçeklik alanına nüfuz edebilmesi de çok güçtür…”

Güzel birey oluşturmada en önemli çekirdek yapılar, aileler ve toplum içindeki cemaatleşmelerdir. Çünkü cemaat ve aile, bireyi başıboş bırakmaz, sahiplenir, ona gerek ilmi gerek manevi anlamda olgunlaşma ortamı sağlar. Bireye maddi-manevi destek verir.

DÜŞMAN UYUYOR MU?

Tabii siz, güzel birey-güzel toplum-güzel devlet-güzel politika zincirini kurarken, düşmanınız boş duracak mı? Bu zinciri daha baştan önlemek isteyecek, önce bireye saldıracaktır. Bireyi ahlaken çökertmeye çalışacak aynı zamanda onu mümkün olduğu kadar kapitalize edecek ve “homo economicus” haline sokacaktır.

Daha sonra, bireyi sahiplenen kurumlara saldıracaktır. Sizi sahiplenmek için çalışan insanları hırpalamaya, onları toplum nezdinde itibarsızlaştırmaya çalışacaktır. Bunun için medya dahil her türlü aracı kullanacaktır. Gerekirse yaygara yapacak, hatta zor kullanacaktır.

Adem yaratıldığında iblisin Allah’a bir taahhütte bulunduğunu hatırlayalım.

Burada ilk hedef, önce bireyin birey olmaktan çıkarılması, ailenin yok edilmesidir.

YENİ DÖNEM

Biz birey olarak, toplum olarak, devlet olarak, geçmişte de doğru şeyler yapmıştık, bugünde yapacağız.  Türkiye yeni bir döneme giriyor; siyasal anlamda, ekonomik anlamda, toplumsal anlamda inşallah çok önemli adımlar atılacak.

Önce, geçmişimize bir bakalımda, bu toprakların insanları olarak , ne kadar büyük bir toplum olduğumuzun farkına varalım.

Dünya üzerinde kalpleri fethederek yolumuza devam edeceğiz. Günümüz presidentlerinin yapmak isteyip te  yapamadığını geçmişte bizim büyük “presidentlerimiz” yapmıştı. Dünyanın en sevilen toplumu olma yolunda inatla ve itinayla gideceğiz. Bizi biz yapan değerlere sahip çıkacağız.  Ülkemizdeki huzur ve kardeşliği kuvvetlendireceğiz, bunu bozmaya çalışanları tasfiye edeceğiz; istikbalde belki beşyüz milyar dolar değil bir trilyon dolar ihracat yakalayacağız; belki onbeş trilyon dolar GSMH yakalayacağız.  Birey ve toplum olarak küçük hesapların çemberine girmeyeceğiz.

Bunun için ben bir birey olarak üzerime düşeni yapacağıma yemin ediyorum.

Siz de yemin ediyor musunuz?

Gökhan Yazıcı

 

Not: Tarihi konularda yapmış olduğum hatalar yada atladığım konular varsa, konuya vakıf okuyucuların yazının altına kritik geçmeleri beni sevindirecektir. Saygılarımla.

0
Yorum
Siz de düşüncelerinizi yazınız
Yorum yazmak için üye olmanız gerekmektedir.
 

    

Üye Olmak İstiyorum